Archive for Nisan, 2008

Kazandığımız sevaplar, ilköğretim ve lisede öğretmenlerin öğrencilere verdikleri artı, günahlar da eksi işaretleri gibi midir?
Ya da hakkımızda tutulan bir çetele mi; 7 sevap, 12 günah gibi
Nerden esti ise bunları düşündüm bugün; herhalde bir yerden esmiştir…
Sevaplarımız ve günahlarımız bize göre nerededir..?
Atıyorum; bir yoksulu doyurdum ya da oruç tuttum, zekatımı verdim, bir yaşlıyı karşıdan karşıya geçirdim vs. ise bunun sevabı benim neremde yer alıyor..? Bir yerlere kaydediliyor ve öldükten sonra mı karşıma çıkacak YOKSA direkt bu dünya hayatında mı (arınmamı ve saflaşmamı sağlayarak) hizmet ediyor bana..?
Aynı şey günahlarımız için de geçerli…?
Sizi bilmem ama benim hislerim, sevaplarımızın bu dünya hayatında bizlere hizmet ettiğini/katkıda bulunduğunu, günahlarımızın ise yine bu dünya hayatında (saflığımızdan bir şeyler çalarak ve bizleri negatifliklerle yükleyerek) bizlere olumsuz katkıda bulunduğunu söylüyor; dolayısı ile ölümden sonraki hayatımıza da…
Yani sevaplarımızın ve günahlarımızın karşılığı direkt işliyor benliğimize; yoksa, karşılığı sonradan ödenecek/verilecek şeyler değil sevap ve günah dedikleri!
Gibi geliyor; bilmem doğru mu geliyor..?
Nisan 26th, 2008

Doğru davranışı bile belli bir beklenti içerisinde ortaya koyuyoruz; “Allah, Doğru’nun yardımcısıdır” sözünden hareketle, doğru davranmakla Allah’ın gözünde daha yüceleceğimizi varsayıyor ve isteğimize ulaşmak için bir bakıma Allah’ı kandırmaya çalışıyoruz…
–Ben doğru olayım, doğru davranayım; Allah benim yardımcım olur o zaman ve beni emelime ulaştırır…
Bir gözümüz emelimizde iken nasıl olur da diğer (tek) gözümüzle doğrunun hakkını verebilir, içine dalıp, doğruyu içimize sindirebiliriz ki…
………………………………..
Gömül doğruya; tüm duyu organlarınla yer al onun içinde… Gözlerini ve zihnini çek ödülden… Sadece “doğru olan o olduğu, senden öyle istendiği, yüreğin de öyle dediği için” yaşa doğrunu…
Amaaa, ama lütfen; “böyle yaparsam ödül bana sunulur, kendiliğinden avucum da yer alır” diye de düşünme…
Unut, unut ödülü, bırak beklentiyi! Sadece, dal doğrunun içine ve hisset, yaşa onu!
Nisan 15th, 2008

Buraya bir şeyler eklemek hiç içimden gelmiyor ama hadi kısacık bir şeyler karalayayım…
Son haftalarda kişisel gelişim kitapları ile haşır neşirim; bu tesadüfü bir durum değil… Kendimi iyi ve dik tutma çabalarımın doğal bir sonucu.(zaten tesadüf ve şans diye bir şey var mıdır; zorunluluklar ve ihtiyaçlar doğurur her şeyi; “can sıkışmayınca hızır yetişmez”ve “öğrenci hazır olunca öğretmen gelir” sözlerinde de ifade edildiği gibi)
Oldukça etkileyici ve beni derinden sarsan kitaplar okuyorum; bundan sonraki hayatımı epey farklılaştıracak türden bilgiler sunan kitaplar…
Kişisel gelişim kitaplarınının baş doktrini “plânlı yaşam” dır… Bir yerde tamam diyorum plânlı yaşama ama yazarımız plânlı yaşama konusunda inanılmaz bir paradoksun içine düşmüş…
Diyor ki: “haftada bir gününüzü plânsız yaşayın, o gün saat takmayın, yapılacak işler defterinizi bir tarafa bırakın”
Bu plânsız günü de, bir plân dahilinde yaşamamız gerekiyor doğal olarak
Adı üstünde plânsız yaşam… Plansız şekilde, kendiliğinden ortaya çıkan ve herhangi bir zihinsel sürecin katkısı olmadan beliren yaşamdır…
Eğer ben “şu günümü plânsız yaşayacağım” dersem ve bunu da kâğıda aktarırsam, bu, plânsızlığın özüne ters düşmez mi? Bu durum bir paradoks değil midir?
Ya da plânlı yaşamı hayatında takıntıya dönüştürmüş insanların içine düştükleri ironik bir vaka mı; öyle kaptırmışlar ki kendilerini plânlı yaşama… Plânsızlığı bile plân dahilinde yaşamaya çalışıyorlar
not: bu, plânlanmış bir yazı değildir; şimdi’nin ürünüdür
***”plânlı yaşam” ı eleştirdiğim başka bir yazım için tıklayın
Nisan 8th, 2008