Posts filed under 'Ayrıntı'

Her şeyi garantiye almak istiyorsun… İnanmaya ve güvenmeye hiç yer yok yüreğinde; ne kendine, ne başkalarına ne de Yaradan’a…
Yoğun bir güvenmezlik dalgası yayıyor; bu halinle, elde edebileceklerini ya da sana sunulacakları da şiddetle kendinden uzaklaştırıyorsun… Garantiye almaya çalışışların, alnına tutulan bir silah oluveriyor… Kendini korumaya çalışırken uçuruma doğru sürükleniyorsun; farkında bile değilsin…
Uyan..!
Uyan ve güven… İnan…
Biraz da güven ve inan…
Anla; hiçbir şeyi yüzde yüz garanti altında tutamazsın..!
Güvenmeden nasıl sevebilirsin, sevilebilirsin… Güvenmeden ve inanmadan nasıl saygı kazanabilirsin…
Sevilmeden ve sayılmadan nasıl iktidar olabilirsin yüreklerde, nasıl sürdürebilirsin iktidarını..!
Anla; Kimsenin sana karşı davranışını satın alamazsın..!
Go get Adobe Flash Player!
Temmuz 7th, 2008

Hayatlarımızı askıya aldığımız dönemler vardır… Ayrılıklar/boşanmalar bunların başında gelir; bir sürü şey, rafa kaldırılır…
Hani ben de öyle bir dönemdeyim ya..! Dört buçuk aydır… Farkında olarak veya olmadan nasıl da birçok şeyi beklemeye alıveriyorum hemen…
*Tatile çıkmak lazım çocuklarla: Bekle, gerçekleşsin hele şu resmi boşanma… Daha rahat bir kafa ile gidersin (ne zaman bitecekse… o bitmeden biz gitmesek bari)
*Platon’un Devlet’ini okumalı bir an önce; aylardır bekliyor: Yok yok, ağır gelir bu dönemde… Hele bir ayrıl; daha rahat bir kafayla okursun ( okursun okursun; mevtan kaldırılırken sırt üstü okursun artık)
*Çocuklara oda yapmak lazım; artık bunu hak edecek yaş ve olgunluktalar: resmi işlemler bitsin hele, ondan sonra yaparsın… (sonra da çocukların ruhundaki boşluğu doldurursun artık)
*Sigarayı bırakmalı: Deli misin sen? Hem de bu dönemde… Asla kaldıramazsın ( bu evliliğin hala canına okumasına izin veriyorsun görüyorum da)
İngilizce öğrenmek, sürücü kursuna gitmek, Kuran bellemek vs. gerekli: Sonra sonra, boşandıktan sonra… (ya ya ya… hayat da senden boşanır belki bu arada…)
Ve ve ve ve… Bu hep böyle devam eder gider… Kendi ellerimizle kendi hayatlarımıza ipotek koyarız… Sonra da bir bakmışız aylar, belki de yıllar geçmiş; ve geçen zaman boşa gitmiş… Gökten üç elma düşmüş, üçü de askıdakilerin başına güm etmiş…
Teslim olmuşuzdur şartlara… Belli şeyleri yapmamaya bahane etmişizdir koşullarımızı… Zaten hep yapageldiğimiz gibi… (Güya) zor dönemlerimizde ertelediğimiz şeyler, bir bakmışız ki, yarattığı boşlukla bizi teslim almaya başlamıştır… Peki nasıl kapanacak o boşluk; yayılmış üstelik tüm bedene… Alışmış da artık ruh bahaneye… Ya çocukların ertelenen hayatları; onun telafisi nasıl mümkün olacak? İş içinde oluşan başka ve daha zor işler… Çık çıkabilirsen içinden!
İsterseniz siz, hayatınızın tamamını askıya alın… Beni ilgilendirmez… Ben hayatıma hiçbir şey olmamış gibi devam ediyorum (böyle yapmam gerekliliğini, ayrılığımın birinci ayında fark ettim) Hiçbir şey olmamış gibi… Hiçbir şey..!
Biliyorum ki… Ben, bana Allah’ın sunduğu hayata her daim ve şartta sahip çıkarsam ve kurban etmezsem onu zorluklara, bir saniyesini bile zorlukların izbe köşelerinde çürümeye bırakmazsam; Allah da bana çok daha iyilerini sunacaktır… Çok daha iyilerini… Bu böyledir…
Merak mı ediyorsunuz; çocukların odası çoktaaannn hazır, sigarayı bırakalı (yaklaşık) iki hafta oldu, Eflatun’un Devlet’ini okuyorum, tatilimize de çıkacağız yakında… Diğerlerinin ve burda yer vermediklerimin de eli kulağında!
Oh miss!!!
Hayat beklesin beni; benim onu beklemeye ne niyetim ne de zamanım var!
Haziran 25th, 2008

Kuyumcudan çıkıyoruz… Oldukça memnun bir ifade ile yanımdaki arkadaşıma:
–Çok iyi bir esnaf… İkramda ve kibarlıkta üstüne yoktu… diyorum
–Tabii canım tabii… Tutup da 2000 YTL lik alışveriş yaparsam elbette ikramda bulunacak ve kibarlık edecek… karşılığını veriyor.
“Kendi acımızı nasıl da kendi içimizde yaratıyor ve sonra buna uygun şekilde hareket edip, bundan dolayı da bir güzel başkalarını suçluyoruz” şeklinde içimde hızlı bir fikir beliriyor ve ardından derin bir iç çekip ben devam ediyorum söze:
–Kuyumcunun gerçekten bu niyetle hareket ettiğini düşünsek bile senin bunu kabullenmen ve bu kabule göre düşünüp/duygulanıp hareket etmen ne kadar doğru..? Kendi içinde kendini layık gördüğün nokta bu mu; sen, yürekten ikram ve kibarlığa layık değil misin..? Ancak, yüksek miktarda alışveriş yaptığın zaman sana ikramda bulunulacağına, kibar davranılacağına inanırsan, kendi gerçeğin ve layığın olarak bunu görürsen, gerçekte de, yürekten nasıl ağırlanabilirsin ki..? (imkânsız yani)
Bırak, sen bilmem ne kadarlık alışveriş yaptığın için sana iyi davranılsın (üzerinde düşünme ve kimseye de söz etme bundan) Sen; sevildiğin, hoş bulunduğun için sana böyle davranıldığını düşün, buna inan ve bu duygu ve düşüncelerle hareket et (kendi içinde ve dışında çoğalt bu değeri… ilk başta inanmak ve sürdürmek zor gelse de) Göreceksin ki o tür insanları böyle varsaydığın ve kendini de bu tür (güzel) söz ve hareketleri hak ediyor gördüğün müddetçe, o insanlar sana gerçekten o niyetle yaklaşmaya başlayacak, sen de kendini nasıl görüyorsan, o görüşe/bakışa uygun yaşantıları kendine çekeceksin! (buna inan… ancak katıksız bir inançla bu işin nasılını öğrenebilirsin.)
Neyi hak ettiğine yürekten inanıyor ve bu inancını da içinde ve fiiliyatında yaşıyorsan, hak ettiğin senindir; sen, inandığınsın! Hak ettiğin şeyin, yaşamında olması gerekmiyor… Sen önce onu içinde oluşturursun; sonra o noktaya geleceğine inanırsın ve zihninde hep o noktada yaşar, o noktaya ait görüntüleri içinde hep canlı tutar, gerçek yaşamda da provalara girişirsin…
Sonrası mı..? Büyülü değişime hazır ol!
Haziran 19th, 2008

Tedbirimizi, henüz vukuat ortaya çıkmadan alma ve belki de hiçbir zaman ve şekilde zihinlerde yer almayacak gerçekliği zihne yerleştirme gibi garip bir özelliğimiz var…
On yedisindeki kızını, işlettiği pastanede, yanına, yardımcı olması için alan anne, kızına tembihlerini daha baştan sıralar:
–Müşterilerle, gerekli haller dışında konuşma, laubali olma… Mümkün olduğunca tezgâhın gerisinde dur; sarkıntılık etmeye, seninle diyalog kurmaya çalışanlar olabilir; alâkasız soruları geçiştir.
Kaba tabirle “eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürme”, “uyuyan yılanı uyandırma” dır bunun adı… Henüz ortada olmayan bir sorunu olmuş, olabilir varsayarak bu tür tembihlere ve tedbirlere yönelmek, sorunun bedenlenmesi için gerekli zihinsel alt yapıyı hazırlamaktır…
Bir önyargı içine girilmeden ve art niyetli bir gözlemle hareket edilmeden izlense süreç… Ve sorun belirdiğinde müdahale ve tavsiyelerde bulunulsa; o zaman sürecin kahramanı kişi/kişiler de, hangi neden/ler/den dolayı böyle hareket edildiği konusunda daha bilinçli olacaklar ama… Yok işte…
Ortada hiçbir neden/sorun yokken tedbir almak, tembih ve tavsiyelerde bulunmak, sorunun ortaya çıkması için gerekli zihinsel alt yapıyı hazırlamanın ve felakete başlangıç yaratmanın yanında, kendi üzerinden tedbir alınan kişide de “kendisine güven duyulmadığı” düşüncesini, önü alınamaz bir tedirginliği, bu tedirginliğin yaratacağı hataları, ilginin tedbir hedefine yönelmesini doğurur ki zaten sorunu fiziksel dünyaya taşıyan da, kişideki bu etkilerdir.
İşte bunun adı, düşüncenin fiziksel gerçekliğe dönüşmesi, içte olanın maddi evrende karşılık bulmasından başka bir şey değildir…
Her zaman dediğim gibi; içimize doğmaz, içimizdeki doğar hayata.
not: üç ay kadar önce kaleme aldığım bir yazı… paylaşmak şimdiye kısmetmiş (vardır bir hikmeti )
Haziran 14th, 2008

İnsan bir acıya -bile bile- razı oluyor veya o acıyı yaşıyorsa, ta derinlerine konuşlanmış bir duygu ile bunu hak ettiğine inanıyor, böylelikle -bir bakıma- kendini -en azından kendi gözünde- temize çıkarmaya çalışıyordur… Tam da bu yüzden, acıyı yaşaması/acının kendini bulması tesadüf değil, -bilinçsiz- bir seçim(i)dir
Kendimizi hak ediyor olarak görmek ve buna uygun şekilde düşünüp, duygulanıp, davranmak… İşte bizi hak ettiğimiz konuma taşıyacak olan anlayış.
Acı da, mutluluk da -bilinçli veya bilinçsiz- bir seçimdir; tesadüf ve/veya yazgı değil!
Eğer yüreğimizin derinlikleri; mutluluğu, huzru, neşeyi hak ettiğine inanmıyorsa, mutlulukla asla buluşamayız…
O halde inelim..! İnelim yüreğimizin derinliklerine ve ordaki duygularımızla yüzleşip teslim olalım ona ki, çekebilelim mutluluğu kendimize, çekilebilelim mutluluğa doğru!
Haziran 12th, 2008

Hepimiz, bir dünyada yaşamıyoruz; hepimiz kendi dünyamızda yaşıyoruz (mecazi anlamda değil)
Hepimiz, aynı dünyayı izlemiyoruz; hepimiz kendi (iç) dünyamızı izliyoruz… (gördüklerimiz, iç dünyamızın birer yansıması sadece)
Hepimize, hem izleyicisi hem oyuncusu olduğumuz, kendi (iç) dünyamız -üç boyutlu bir kurgu içerisinde- izlettiriliyor… ( “bak ve gör kendindekileri de dönüştür kendini” denircesine… buna inanın…)
Mücadele ettiğimiz/etmemiz, dönüştürmemiz gereken kendi (iç) dünyamız… Ancak, büyük bir gaflet içinde; başka dünyaları değiştirmeye çalışıyoruz…
(Bildiğimiz anlamda) Dünya’nın, bağımsız bir gerçekliği olduğunu sanıyoruz…
Oysa…
Oysa her birimiz-belli bir amaca hizmet eden- bir kurgu Dünya’nın içinde yaşıyoruz… Ve bilmiyoruz; başka dünyaları dönüştürmek, ancak, kendi dünyamızı dönüştürmekle mümkün… Yine bilmiyoruz; yıkıp yakmakla, hor görmekle, nefret etmekle, yermekle, kırıp incitmekle, dışlamakla vs. sadece ve sadece kendimize EDİYORUZ… Vee, yapmamız gereken tek şeyin -sadece- her şeyi ve herkesi SEVMEK gerektiğini ve bunun bize göklerin kapılarını açacağını idrak edemiyoruz!
Sevin.. İçinde güveni, huzuru, mutluluk, coşku ve neşeyi, sorumluluğu… barındıran bu duyguyu -gerçekçi bir şekilde- hissedin! Hissedin ve içinizdeki (içinde her rengi barındırdığını bildiğimiz) beyaz ışık/nur kaplasın bedeninizi ve o sarhoş ediciliği, o ışığın inanılmaz gücünü duyumsayın ki dünyanızda kesiştiklerinizi de ışığa boğabilesiniz…
not: bunun doğruluğunu hissediyor ve inanıyordum buna… şimdi ise, son haftalardaki farkındalıklarımın ve mücahadelelerimin bir sonucu olarak-gerçeğe çok yakın şekilde- tecrübe ettim… etkilerini de yaşıyorum… bilmem ki benim tecrübem sizleri ne kadar bağlar! her şey tıpkı -bildiğimiz şu film- Matrix’teki gibi; madde diye bir şey yok… Yookk! Her şey ışık/enerji… Beynimiz/duyularımız (sert-yumuşak sıcak-soğuk ekşi-tatlı şeklinde) öyle algılıyor sadece!
Haziran 4th, 2008
Previous Posts