Posts filed under 'Din'

Hepimiz, bir dünyada yaşamıyoruz; hepimiz kendi dünyamızda yaşıyoruz (mecazi anlamda değil)
Hepimiz, aynı dünyayı izlemiyoruz; hepimiz kendi (iç) dünyamızı izliyoruz… (gördüklerimiz, iç dünyamızın birer yansıması sadece)
Hepimize, hem izleyicisi hem oyuncusu olduğumuz, kendi (iç) dünyamız -üç boyutlu bir kurgu içerisinde- izlettiriliyor… ( “bak ve gör kendindekileri de dönüştür kendini” denircesine… buna inanın…)
Mücadele ettiğimiz/etmemiz, dönüştürmemiz gereken kendi (iç) dünyamız… Ancak, büyük bir gaflet içinde; başka dünyaları değiştirmeye çalışıyoruz…
(Bildiğimiz anlamda) Dünya’nın, bağımsız bir gerçekliği olduğunu sanıyoruz…
Oysa…
Oysa her birimiz-belli bir amaca hizmet eden- bir kurgu Dünya’nın içinde yaşıyoruz… Ve bilmiyoruz; başka dünyaları dönüştürmek, ancak, kendi dünyamızı dönüştürmekle mümkün… Yine bilmiyoruz; yıkıp yakmakla, hor görmekle, nefret etmekle, yermekle, kırıp incitmekle, dışlamakla vs. sadece ve sadece kendimize EDİYORUZ… Vee, yapmamız gereken tek şeyin -sadece- her şeyi ve herkesi SEVMEK gerektiğini ve bunun bize göklerin kapılarını açacağını idrak edemiyoruz!
Sevin.. İçinde güveni, huzuru, mutluluk, coşku ve neşeyi, sorumluluğu… barındıran bu duyguyu -gerçekçi bir şekilde- hissedin! Hissedin ve içinizdeki (içinde her rengi barındırdığını bildiğimiz) beyaz ışık/nur kaplasın bedeninizi ve o sarhoş ediciliği, o ışığın inanılmaz gücünü duyumsayın ki dünyanızda kesiştiklerinizi de ışığa boğabilesiniz…
not: bunun doğruluğunu hissediyor ve inanıyordum buna… şimdi ise, son haftalardaki farkındalıklarımın ve mücahadelelerimin bir sonucu olarak-gerçeğe çok yakın şekilde- tecrübe ettim… etkilerini de yaşıyorum… bilmem ki benim tecrübem sizleri ne kadar bağlar! her şey tıpkı -bildiğimiz şu film- Matrix’teki gibi; madde diye bir şey yok… Yookk! Her şey ışık/enerji… Beynimiz/duyularımız (sert-yumuşak sıcak-soğuk ekşi-tatlı şeklinde) öyle algılıyor sadece!
Haziran 4th, 2008

Yardım etmek gibi erdemli bir davranışı ifa etmeyi “başkalarının yapmıyor olması ya da o davranışın çok az kişide yaşıyor olması” nedenine bağlamak ne kadar doğrudur?
Böyle bir sebeple yardım edersem bu nereye kadar sürer..? Yormaz mı bir süre sonra bu nedenden dolayı yardım etmek insanı..?
Çirkin/kötü bir davranıştan, başkası öyle yapıyor diye kaçınmak ne kadar yapmacık ve samimiyetten uzaksa, “yapılmıyor diye iyi davranışları yaşatmaya/yerine getirmeye çalışmak” da o derece samimiyetten uzak ve insanın üzerine yüktür!
İyi davranışlara yönelip kötü davranışlardan kaçınmamızı, kendi içimizdeki bir nedene bağlamalı ve erdemli hareket etmemizi -mümkün olduğu kadar- dış nedenlerden bağımsız kılmalıyız…
Şüphesiz ki bir dış nedene bağlı olarak da olsa iyi/hakka uygun davranışlar sergilemek ve iyiyi yaşatmak; iyiye hiç sahip çıkmamaktan evladır ama iyiyi içimizde ve dışımızda mutlak hakim kılmak için bunun da ötesine geç(ebil)meli ve -başkasının yapmasına ya da yapmamasına bakmadan- sadece doğru/hakka uygun olan o olduğu için yapma/ma/lıyız…
İşin biraz daha elim tarafı, insanları iyiliğe çağırırken onlara yapılan seslenişte yatıyor:
–Kimsenin kimseyi düşünmediği, bananeciliğin hüküm sürdüğü şu çağda elinizi önce vicdanınıza koyun sonra cebinize sokun..!
Burda seslenişin hedef aldığı tarafımız çoğunlukla nefsimiz, biraz da vicdanımız… İyilik yapmamız sonucunda dünyayı sarmış bencil güruhtan farklı ve onlardan üstün olacağımız ima ediliyor ve nefs, kendini daha üstün ve farklı görme adına iyilik yapmaya davet ediliyor… (zekice)
–Ben, bananeciliğin hüküm sürdüğü bu çağda başkalarını düşünebiliyorum. Ben, o bencil güruhtan ayrı ve daha üstün bir insanım… Ben, halâ, yardımseverlik vb. erdemleri içinde yaşatabilen biriyim… Ben 1 şeyim, 2 şeyim, 3 şeyim
Diğer yandan kendini “bananeci”, “bencil” kümeye dahil olmuş görmek istemeyen vicdan “yardım etmeliyim, yoksa ben de bunun bir parçası olurum… Oysa olmamalıyım” diye düşün(dürtül)erek, birazın da ötesinde epey bir zorlama ile yardım etmeye itiliyor… (bu da zekice)
Durum böyle olunca, insanın içinde hak ettiği yere oturup, sürekliliğini koruyamıyor bu güzel erdem tabii… (ama kimin umrunda; yeterki gelsin paralar) Kendini sağlam bir kaynağa/nedene dayandır(a)madığı için de zamanla yoruluyor, bıkıyor, anlamsız buluyor yaptığını…
Peki o zaman n’apmalı..? Nasıl davranmalı…? Ve insanları yardıma- daha geniş anlamda iyiliğe- nasıl davet etmeli..?
Orasını da varın siz keşfedin
………………………
Bu Yazı, Kainatyolcusu adlı blog sahibinin bu yazısı okunduktan sonra yazılmıştır
Mayıs 25th, 2008

Günaha Övgü
Büyük günahlar/hatalar, insanı büyük doğrulara götürebilir… Bir bakıma doğrularımızın büyüklüğü ve sağlamlığı, günah ve hatalarımızın büyüklüğü ile doğru orantılıdır; büyümemizi, günah ve hatalarımıza borçluyuz…
Günah, bizi varoluş basamaklarını tırmanmaya iten itici bir güç ve bize doğruyu -zıttını- işaret eden kutsal bir parmaktır…
İyi ki günah işleyebiliyoruz; Yaşasın günah!
Hz Muhammed : Eğer günah işlemeseydiniz Allah sizi yok eder, yerinize günah işleyen bir topluluk getirirdi (Müslim’den)
Bir insanı rezil ve de zelil eden -küçük veya büyük- günah işlemesi değil, günahının/hatasının farkında olmaması veya farkında olup da yaptıklarının sonuçlarını kucaklamayıp, günah ve hatalarından tevbe etmeyip; bu duygu ve düşüncelerle acıdan/bedelden kaçarak kendini başka günahların/hataların kucağına bırakmasıdır…
Süleyman Çelebi: Her nefeste eyledik yüzbin günah, bir günaha etmedik hiç bir gün ah.
Mademdir ki günahın varlığı insanın varoluşsal gelişiminde bu kadar önemlidir… O halde Yüce Yaratıcı’nın önümüze koyduğu yükselme basamaklarında daha ileri taşınabilmek için günaha girmeyi, hata yapmayı göze alabilmeliyiz… Günaha girmekten korkar, mevcut halimizi koruyup sevap davranış, hal ve ortamlarının güven verici alanında huzurlu bir şekilde yaşamayı tercih edersek; oluşumuza ve başka insanların ve toplumun tekamülüne nasıl katkıda bulunup büyür ve büyütebiliriz…
Kierkegaard: Ebedî hayat bir ödüldür ki, onu ancak her şeyi, hem de mutlak olarak riske atanlar elde eder.
Benzer İçerikte Yazılar:
günahlarımdan doğdum ben arttıkça sayısı doğruların hayat adaletlidir
pişman değilim; taammüden yaptım
Mayıs 20th, 2008
zor/sıkıntılı anlarda sabretmek mi daha zor
Yoksa
selamete erd(irild)ikten sonra
şükür ve kabul üzeri hareket edip,
nankörlük etmemek mi..?
********
İnsana bir sıkıntı dokunduğu zaman bütün gönlünü vererek Rabbine dua eder. Sonra kendisine tarafından bir nimet lütfettiği zaman da önceden O’na dua ettiği hali unutur da, yolundan sapıtmak için Allah’a ortaklar koşmaya başlar. Ey Muhammed! De ki: “Küfrünle biraz zevk et, çünkü sen, o ateşliklerdensin.” (Zümer/8/Elmalılı Hamdi Yazır)
Fakat insana bir sıkıntı dokunuverince bize yalvarır, sonra kendisine tarafımızdan bir nimet bahşettiğimiz zaman da: “O bana bir bilgi üzerine verildi.” der. Belki bu bir imtihandır, fakat pek çokları bilmezler. (Zümer/49/Elmalılı Hamdi Yazır)
not: beyin fırtınası kategorisine, aylar sonra bir katkıda bulunalım… Buyrun…
Mayıs 17th, 2008

Bugün benim doğum günüm/Ne sarhoşum, ne de yastayım/
Ne de bir bar taburesi üstünde /Babamın öldüğü yaştayım/
Bildiğim tüm hayatlar (mı..?) (Evet;) paramparça…
Belki -şu aşamada- kendi hayatım da…
Ama yaşadığım her bir yıkımı, yaptığım ve bana karşı yapılan her bir hatayı bir derse dönüştürebilmiş ve kendi küllerimden yeniden doğmayı başarabilmiş durumdayım… “Hayatta, hatalar yoktur, dersler vardır” sözünün gerçekliğini sembolize eden -canlı- bir abideyim…
Kendimi seviyorum…
Otuz iki yıl önce bugün içine düştüğüm imtihan dünyasını seviyorum… Beni o dünyaya bırakan Yaradanım’ı, doğumuma ve büyümeme aracılık eden anamı seviyorum!
………………………………….
Bambaşka bir doğum günü bu benim için… Bambaşka bir yaşın başlangıcı… Doğum günlerine bakışımın ve doğum günlerini yaşayışımın da (epey) farklılaştığı bir başlangıç…
Bu sefer yanımda biram yok, birama eşlik eden herhangi bir müzik de… Bir eğlence mekanına takılacak ya da dost ve arkadaşlarımı kutlamama davet edecek de değilim… Mum filan da üflemeyi hiç düşünmüyorum…
Sadece, bir hesap günü olarak görüyorum (ve de hep böyle göreceğim) doğum günlerini artık… Oturup, üç boyutlu bir hesaba dalacağım bir gün… Kendimle, çevremle/dünyayla ve Allah ile ilişkilerimdeki geldiğim noktayı, gelişimimi ve/veya gerilememi ortaya koyup ölçeceğim bir gün… Kendimle ve çevremle olan ilişkimi, Allah’ın sınırları çerçevesinde ele alıp değerlendireceğim bir gün…
Ne o..! Çok mu sıkıcı buldunuz..?
Sizi çok iyi anlıyor ve yargılamıyorum… Çok değil, henüz bir yıl kadar önce ben de, içinde “Allah” vb. kavramları barındıran bir kutlamaya kuvvetle muhtemel “ıyyhh!” derdim ve doğum günlerini hep içkili, mumlu-pastalı, sazlı-sözlü şekilde kutlayan bir arkadaşımın/tanıdığımın; artık, doğum günlerini böyle bir içerikle kutlamaya başlamasını -dillendirmesem de- yadırgar ve garipserdim…
Şimdi ise bambaşka bir şekilde görüyor ve değerlendiriyorum her şeyi; -Mümkünse- hayatımı O’na uydurmaya -bu mümkün değilse- O’nu hayatıma giydirmeye çalışıyorum… O’nla nefes alıyor, düşünüyor, O’nla yaşıyorum… O’na göre yaşıyorum… (bu bir tercihtir… bunun dışındaki yaklaşım ve açılımları yargılıyor değilim; lütfen kimse kendini tarafımdan dışlanmış hissetmesin.)
İzninizle; şimdi hesap vakti… Sonrasında ise bol bol şükür, bol bol tevbe, bol bol ibadet ve tefekkür VE beklentilerim için bol bol dua…
***
Ey verdiği dert, ahiret rahatlığından bile hoş olan!
Senden başka başım varsa yok olsun; sensiz varsam yak, yandır varlığımı.
Yarabbi! Sen beni dünyayı istemekten de, ahiret zevkini istemekten de kurtar. Yokluk tacını başıma giydir de, beni manen yücelt. Vuslat hareminde aşk sırrına erdirmekle beni kendine mahrem et. Has kullarının arasına karıştır. Sana doğru gitmeyen yoldan beni geri çevir. Nefsin isteklerinden beni kurtar.
(Mevlana)
Mayıs 15th, 2008

içinde yer aldığım, kıyılarında turladığım bu mücadele ortamında doğrular süzüyorum; bir yandan da doğruda kalmaya çalışarak… sürtmeye çalışıyorum burnunu nefsimin, pabucunu ters giydirme gayretindeyim şeytanın…
anlamsız geliyor artık -mücadelemin sonunda- kazanmayı ümit ettiklerim ya da kaybedeceğimden korktuklarımla zihnimi meşgul etmek… rafa kaldırmış durumdayım zafer beklentisini; biliyorum ki asıl başarı; ortalığa, kuytu köşelere serpiştirilmiş/gizlenmiş dersleri edinmek, içine düştüğümüz ateşin; içimizde yer alan ilahi özün yüzeyini kaplamış tortularını yakmasına izin vermek ve adım adım ışıkla donanmak, nihayetinde onlara sarılıp hakkını vermek onların… ve yine biliyorum ki bu mücadelenin hayatımızda yer almasının, karşımıza çıkmasının anlamı ve amacı da bu… işlerin sonucu (ya da hüküm) ise Allah’a aittir…
kazanmak ya da kaybetmek umurunda olmasın ey yüreğim; üzerinde ağırlık yaratan sonucun istediğin gibi olmaması değil, sonuca uzanan imtehan yolunda doğruda kalamamak ve (yeni) hayatın için, sağlam/hakka uygun/sinendeki tortuları kazıyacak doğrular toplayamamak olsun.
istediğin şey mi? güzelce sabrederek bekle; hüküm verenlerin ve yardım edenlerin en hayırlısı olan Allah, gerekiyorsa verecektir onu sana… yok olmadı mı; bu da onun hükmüdür ve sana -bu noktada da- O’nun kararına boyun eğmek düşer
******
Mal ve oğullar, dünya hayatının süsüdür. Bakî kalacak olan iyi ameller ise, Rabbinin katında, sevabca da hayırlıdır, ümid yönünden de daha hayırlıdır.
(Kehf/46-Elmalılı Hamdi Yazır Meali)
Mayıs 8th, 2008
Previous Posts